ALT_IMG

Dahi Beyin Taktiği

Meditasyon yapmak çok kolaydır. Şu an hemen uygulayabileceğiniz bir meditasyon tekniği: Yalnızca gözlerinizi kapayın ve dikkatinizi nefesinize yöneltin. Kaslarınızı gevşetmeniz meditasyona yardımcı olacaktır. Eğer zihniniz gezinmeye başlarsa dikkatinizi yalnızca nefesinize yöneltin. Beş-on dakikalık bu uygulama sizi gevşetir, zihninizi temizler ve özellikle zihinsel aktiviteler için sizi hazır hale getirir. Dahi Beyin

ALT_IMG

Dahi Beyin Taktiği

Egzersizlerin özellikle uzun vadede beyin gücünü geliştirmesi sürpriz değildir. Fiziksel sağlığınızı olumlu yönde etkileyen her şey doğal olarak beyninizi de olumlu yönde etkileyecektir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, 10 dakikalık bir egzersizden sonra bilişsel fonksiyonlarda artış olduğunu göstermektedir. Beyninizi tazelemek istiyorsanız küçük bir yürüyüş ya da birkaç fiziksel hareket yapabilirsiniz. Dahi Beyin

Alt img

Dahi Beyin Taktiği

Hava herşeyimizdir. Daha fazla hava kanınız, dolayısıyla beyniniz içinde daha fazla oksijen anlamına gelir. Nefesinizi burnunuzdan alın ve mümkün olduğunca diyafram kasınızı kullanarak ciğerlerinizin alt kısmını doldurmaya çalışın. Birkaç kez derin nefes aldığınızda bu sizin hem gevşemenizi sağlar, hem de daha net biçimde düşünebilirsiniz. Dahi Beyin

ALT_IMG

Dahi Beyin Taktiği

Yapılan araştırmalarda bir müzik aleti çalan ve koroya katılan çocukların problem çözme ve mekansal düşünebilme konularında diğer çocuklara oranla daha büyük bir gelişme kaydettikleri görülmüştür. 36 öğrenciye üç tane mekansal düşünme testi uygulandı ve müzik dinletilen çocukların beyin aktivitelerinde gelişme kaydettiği gözlendi. Dahi Beyin

ALT_IMG

Dahi Beyin Taktiği

Okumak kadar yazmak da zihniniz için çeşitli yönlerden yararlıdır. Belleğinize önemli olan şeyleri kaydetmenin bir yoludur, böylece gelecekte bunları daha kolay hatırlayabilirsiniz. Yazmak düşünme süreçlerinizi netleştirir. Yaratıcılığınızı ve analitik becerilerinizi geliştirmek için iyi bir egzersizdir. Günlükler, parlak fikirlerle ilgili notlar, şiir ve hikayeler yazmak zihninizi güçlendirecektir. Dahi Beyin

Cennet ve Cehennem



Cennet, Tevrat'taki anlatımıyla, Rab (Efendi) Tanrı tarafından Doğu'da kurulmuş bir bahçeydi. Tevrat'ın Yaratılış kısmı bu bahçeyi şöyle tanımlar:
"Ve Efendi Tanrı, Doğu'da, Eden'de bir bahçe dikti ve yarattığı adamı oraya koydu. Ve Efendi Tanrı, yerden hoşnutluk verici ve leziz meyveleri olan birçok ağaç çıkardı; Yaşam Ağacı ve İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da aynı zamanda bahçedeydi. Ve Eden'den çıkan ve bahçeyi sulayan nehir dört kola ayrılıyordu. İlki, Havilah bölgesini içine alan Pişon ırmağıdır, oradan altın çıkardı. O toprağın altını kaliteliydi, ayrıca oradan bidellum ve oniks taşı da çıkar. Ve ikinci ırmağın adı Gihon'dur, tüm Etiyopya'yı çevreleyen bir ırmaktır. Ve üçüncü ırmak, Asur'un doğusuna kadar uzanan Dicle'dir. Ve dördüncü ırmak ise Fırat'tır. Ve Efendi Tanrı, adamı alarak Eden bahçesine yerleştirdi. Orada onu giydirdi ve tuttu. Ve Efendi Tanrı adama emretti: 'Bahçedeki tüm ağaçlardan güzelce ye; fakat, Kötüyü ve İyiyi Bilme Ağacından sakın yeme, eğer o ağaca dokunursan şüphesiz ölürsün.' Ve Efendi Tanrı dedi ki: 'Adamın tek başına olması iyi değil, ben ona bir yardımcı yaratacağım.'

Daha sonra Tevrat'ın tanrısı Adem'in kaburgasından Havva'yı yaratır, hepinizin bildiği üzere. Şimdi, bu yaratılış miti, Levant bölgesinde yaşamış insanların zamanla dilden dile aktardıkları bir anlatıydı. Bu mitolojinin -tıpkı diğer tüm mitolojiler gibi- kökeni tabiatın döngüsüne ve gökteki cisimlere dayanıyordu. Burada bahçe olarak nitelenen yer, bir yıldaki ilkbahar ve yaz periyotudur, zira antik insanlar için bu altı aylık süreç hem toprağın ekilip biçildiği, hem doğanın ısınarak rengarenk çiçekler açtığı hem de hayvanların rahatça otlatılabildiği bir zaman aralığıydı. Bahçeden, yani cennetten düşüş de, yazdan sonbahara geçişin temsilidir. Havalar soğur, bu nedenle insanların çok sıkı giyinmesi gerekir ve eğer ilkbaharda toprak ekilmemiş ve yazda biçilmemiş ise sonbaharda ve özellikle kışta ödenecek bir bedel vardır. Yani kış, bir ceza yeridir, insanlık için soğuğun ve her türlü olumsuzluğun hüküm sürdüğü bir periyottur. Bu nedenle çok eski bir dil olan İtalyanca'da kış inverno demek iken, cehennem inferno demektir.

Şimdi, biz modern çağda yaşadığımız ve bilgi dahil tüm imkanlara çok kolaylıkla erişebildiğimiz içindir ki, antik insanların yerine kendimizi koymak çok zor olacaktır. Fakat antik insan için hayatta kalmak dışında hiçbir hobi bulunmuyordu. Okumak ve yazmak ancak saray kahinlerinin ve üst düzey aristokratın bir uğraşıydı; halkın çoğu köleydi, köle olmayan kısımın malı ve canı da kralın ve adamlarının dudaklarından çıkacak birkaç kelimeyle nitelik değiştirebilirdi. Böyle bir yaşam, bizim için yaşaması olanaksız gözükse de atalarımız böyle bir hayatı yaşadılar.
Şimdi, bu mitolojinin, yani anlatının nasıl bir süreçten geçerek kemikleştiğine ve günümüzde milyarlarca insan tarafından sorgusuzca inanıldığına gelirsek... Orasını hiç sormayın. Zira şu an hakkında bilgi sahibi olduğumuz geçmiş zaman hadise ve olguları ancak yazı sayesinde mümkün ve milattan önce 3000 yıllarına kadar antik Mısır haricinde dünyada yazı diye bilinen bir şey yoktu. Tarihe yön verenler, veya daha doğrusu, medeniyet oluşturmayı önce başaranlar, savaşlarda üstün geldiler ve kendi mitolojileriyle bezeli kutsal kitaplar kaleme aldılar. Elbette Yahudi ırkının buradaki başarısı taktire şayandır.

İncil (Gospel) dediğimiz Yeni Ahit'e gelirsek, oradaki cennet, bir bahçenin aksine, antik Yunan medeniyetinin algı ve mitolojisinde çok büyük bir yer tutan Gök (Ouronos, Heaven) ile paralel bir doğrultu çizer. Zaten Yunan kültürü ve İncil arasında çok büyük benzerlikler mevcuttur. İncil'in ilk yazılış dili Yunancadır ve İncil kelimesi de Yunanca Evangel (Ευαγγέλιο) kelimesinden gelir, yani "iyi haber, tanrısal haber, kutsal haber."
İncil'in nasıl kaleme alındığına dair birçok spekülasyon mevcut olmakla beraber, Kuran'ın kaleme alınışındaki tekdüzelik ve sıradanlığın çok kolay açıklanışından dolayı, Müslüman memleketlerde yetişmiş kişiler için İncil'in kökenine duyulan merak bir ikilem kaynağı olabilir. Halbuki, İncil, Kuran dediğimiz çelişkiler kitabından çok daha uhrevi ve tutarlı bir portre çizer. Bunun nedeni, hikaye ve masallarını, işinin ehli olan gök bilimcilerin bizzat kendisinden almış olmasıdır. Halbuki Kuran, mitolojik bahislerini, bir adamın sağdan solda duyduğu yarı doğru yarı yanlış araklamalara borçludur.

Martin Luther'in İncil'in yalnız Latince olabilir savına karşı çektiği isyan bayrağından sonra, 1611 yılında İngiltere Kralı James kendi rahiplerinin çevirisini bastırdı ve burada, birçok yazım yanlışının yanında, Hades'i yani Yunanların eğer yeterince imansız ve korkaklarsa ölünce gideceklerini sandıkları yeri, Hell ile nitelendirdi. Bu kelimenin kökenine inersek, heat (ısı) ve hot (sıcak) kelimelerinden türediğini görürüz. Aslında Hades, veya daha mitolojik deyimiyle Tartarus, Yunan algısında ölümden sonra, çeşitli sınanmalar eşliğinde (günümüz uhrevi tabiriyle yargılanma) bir sınavdan geçileceği ve nihayet, sonsuz huzur veya sonsuz azapla tanıştırılacağı bir ölüm sonrası yeriydi. Fakat, insan beyni, herhalde ateşten en çok korktuğu için, aslında işin en kökenine inildiğinde görülen kış eşittir Hades, yani Cehennem konseptini bir kenara atarak azabı ateşle eşitledi. 21 Eylül ekinoksundan sonra tabiatın inanılmaz bir dönüşüme girmesini, yani solmasını, güçsüzleşmesini ve nihayet kışın gelişiyle ölmesini, insan kendi hayatı için de bir geçerli örnek gördü.

Mistisizm'in yani antik tabiriyle ve aslında köken mecazıyla Bilim'in araştırma alanı da tabiat ve insan arasındaki fevkalade ilişkiyi saptamak, detaylandırmak ve nitelendirmekti. Günümüzde, tanrısından aman dilenmek için günün beş vakti, Sabii'lerden kalma güneşe tapınma ritüellerini sergileyen dindarlarımızın durumuyla elbette antik insanı kıyaslamamak gerekir. Zira o zamanın ilkel insanı bile, aslında bugünkü imanperestler gibi tapınmıyordu. Onlarınki bir şükran idi. Tabiatın onlara sunduğu güzelliklerin bilincinde olarak tabiatı sevmek ve ona sahip çıkmaktı. Antik insan, günümüzdeki dindardan, tabiat ve doğa hakkında çok daha şey biliyor ve onu olduğu gibi özümsüyordu. 2500 yıldır bir yalanı dünyaya yaşatan din denen köhne ve içi çürümüş olgu, en eski kökeni itibariyle aslında bir yapıştırıcı işlemi görüyordu. İnsanlara güven veriyor ve onları bir arada tutuyordu. Savaşta onlar için ölüme karşı bir panzehir işlevi de gösteriyordu. Fakat günümüzdeki neredeyse tek işlevi, bilimsel akılcılıktan bir nebze de olsa nasibini alamamış yani bile isteye cahil bırakılmış kitlenin üzerinden, dini bilgi sahibi insanların geçinmesine olan katkısıdır.

SHEOL, HADES ve KÖKENLERİ

Eski Ahit'teki Cehennem tabiri, Sheol'dir. Sheol, tıpkı Yunan'ın Hades'i gibi, ölüm sonrası bir sınanma yeri olarak tasvir edilse de, daha sonraları ortaya çıkan Talmud'da, Sheol'ün yerini günümüz Cehennem kelimesinin orijini olan Gehenna kelimesi, yani, Yahudi krallarının çocuklarını ateşe atarak kurban ettiği yer olan Gehanna Vadisi alır. Torah yani Tevrat'ta, günümüz İslam inancındaki azap ve işkence yeri olan Cehennem'den ziyade, Sheol, tekrar dirilmeye giden yoldaki bir yargılanma makamıdır. Sheol'e iyiler de kötüler de gider. Fakat yalnızca Yahve'ye yeterince ibadet ve iman etmiş kişiler oradan acı çekmeden kurtulabilir. Eminim siz de Sheol ve Hades arasındaki benzerliği görüyorsunuz. İkisi de son derece antik bir inanış ve ikisinin kökeni de aslında antik Mısır'a kadar gidiyor.

Antik Mısır, Yahudilerin ve dolayısıyla günümüz semavi dinlerinin içerisinde barındırdığı alegori ve analojilerin doğuş noktasıdır. Dinleri ve mitolojileri anlamak isteyen kişi, ilk önce antik Mısır'ı yeterince araştırmalıdır.

Nil halkları inanıyordu ki, insan iki katmandan oluşur; biri ka (dünyevi beden) ve diğeri ba (ruh). Kişi, öldükten sonra, ölüm tanrısı Anubis tarafından sorguya çekilir; eğer malı ve mülkü çoksa, ruhu, huzur ve sefa içerisinde yeryüzünde dolaşmaya devam eder. Fakat güçsüz ve zayıfsa veya köleyse, yine ruhu serbest biçimde dolaşır fakat huzurlu olarak değil. Şimdi, milattan önce 3000 senesi için böylesine acımasız bir değerlendirme çok da büyük bir abeslik taşımıyordu. Mülk, o zamanki insan için, geçerli faktörler listesinde ilk ve belki de tek kıstastı. Fakat, insanlık tabiattan daha çok yararlanmaya başlayınca ve bunun doğrusal bir sonucu olarak yaşam refahı çok az bile olsa artınca, bu ayrımı sahip ve köle ilişkisinde değil de iyi ve kötü ilişkisinde buldu. Zira dinler iyi olmayı, kendilerini meşru kılmak uğruna emir kılarlar. Yoksa, kadınları cariye yapmak ve insan taşlamak iyi veya adil bir şey değildir.
Şimdi, antik inanışlarda ölüm sonrası, fark ettiğiniz üzere bir geçit -yani bir Hall/Hell- (koridor/cehennem), bir süreç ve önünde sonunda tekrar dünyeviliğe kavuşan bir süreç. Bunun sebebi, insanın, tabiatın döngüselliğinin ayırdına varması ve bunu, kendi içgüdü ve kaderi için de uygulamasıydı. Bizim ölüm sonrası olarak yaptığımız ve kemikleştirdiğimiz tabir, antik insan için tabiatın reel bir parçasıydı; yani kış, yani Güneş'in Terazi'den (Libra) geçerek yargılanması sonucu hüküm giymesi ve insanlığın günahlarını sırtlanmasıydı.

KURAN'DAKİ CEHENNEM

Kuran'ı yazan kişinin ruh sağlığı üzerine çeşitli değerlendirmeler mevcutsa da, ona inanmayanların nasıl bir cezaya mubah görüldüğü, cehennemi anlatan ayetlere bakılarak anlaşılabilir. Muhammed'e inanmamak demek, yani onun için insan öldürmemek veya kervan soymamak demek, beraberinde sonsuz azabı getiren korkunç bir hataydı. Zira, zaten bir adamın kafasına konuşan ve şunlar şunları öldür diyen bir tanrı fikrinin adil ve bağışlayıcı sıfatlarıyla anılması, çok sevgili dindarlarımızca hiç tezat oluşturmayan bir hadisedir. İsrail oğullarının kendi kültür ve tarihlerini masallandırdıkları Tevrat ve şeriat hükümlerini açıklayan Talmud, daha sonra, Tanrı'nın Oğlu sanılan Tanrı'nın Güneşi'nin (God's Sun/God's Son) gökteki yolculuğunu anlatan İncil ve nihayet, bu masallardan beslenerek kendi siyasi ideolojisini inşa eden Arap propagandası Kuran. Bunların ortak paydası, Mezopotamya'dan Mısır'a kadar uzanan coğrafyadaki kültürel bilinç ve medeniyet ruhudur. Homo Sapiens'ten Homo Sapiens Sapiens'e geçişin toprakları olan bu coğrafya, üç kıtayı birbirine bağlayan kesişim adresi olduğu gibi, Nil, Dicle ve Fırat sayesinde tarıma elverişli ve bereketli topraklar olmuştu.
Şimdi, Kuran'a dönersek, Kuran'daki adil ve güçlü tanrı, insanları, öldükten sonra yakarken, onlara, derileri kömürleşince tekrar taze bir deri giydirecek, irinli kaynar sular içirtecek vs. Bunu neden mi yapacak? 9 yaşındaki bir kız çocuğuyla evlenen, 13 yaşındaki bir kızı savaş ganimeti olarak mülkiyetine alan, kendisine hakaret eden üç kişiyi gözlerini oydurarak el ve ayakları kesik halde çöle bırakan ve nasıl oluyorsa, "alemlere rahmet" olarak gönderilen bir zatın yazdığı bir kitabı nihai doğru olarak kabul etmediği için. Epey adaletli bir yaratıcı gibi görünüyor.

Endülüs







Okumaya devam et →

Öğrenilmiş Cehalet



Bir insanı eğer çocukluktan itibaren belli güdülenmeler eşliğinde yontarsanız ortaya istediğiniz heykeli çıkartabilirsiniz. Medeniyet ve insanlık ruhuyla eğitilenler, ideal insan konseptiyle vücut bulurken, bin yıllar önce zikredilmiş masallarla o insana şekil verirseniz, ortaya kendisini huriler için patlatacak vahşiler çıkacaktır. Bir insanı her şekilde eğitmek mümkündür. Yahudi ırkının insanlığa attığı kazık olan dinlere göre bir insanın yetiştirilmesi ancak cahil ve takoz kitle için geçerli bir varsayım olabilir. Onlar zaten inandıkları kitabı bir kez olsun kendi dillerinde okumamış, görevi sürüden ayrılan koyunları değneğiyle sürüye geri sokmak olan modernist mucizecilerce kutsal kitaptaki akıl almaz esrarları keşfetmenin bilinciyle ruhu aydınlanmış, insanlık tarihindeki milyarlarca hödükten biridirler. Her zamanda ve her coğrafyada hödükler mevcuttu. Bunlar, toplum tarafından kabul görmek için herkes gibi yumdum gözümü uydum sürüye diyen avarelerdir. Hiçbirinin insanlığa zerre kadar katkısı olamayacağı gibi hepsi birer katil adayı ve potansiyel suçludur.

Gerçekten de Kureyşli Muhammed'e helal olsun denmelidir. Kendisi, Tevrat ve İncil'i yazan insanların sahip olduğu astroloji ve tarih bilgisine sahip olmamasına rağmen sağdan soldan duyduğu anlatımları edebi bir şairanelikle itelemeyi başarmış, adil tanrının, kendisi için adam öldürmeyenleri tekrar ve tekrar yakacağını müjdelemiştir. Dünyada bu kadar keriz varken onları güden birisinin çıkmaması asıl şaşırtıcı hadise olurdu zaten.

Dinlerin insanları ne türlü canilere dönüştürebileceği ortadadır. Etrafınızdaki kendini orta seviyede de olsa bir akılla sınıflandıranlar bile söz konusu din olunca insanları diri diri yakmayı zevkle isterler. Bunlar gerçekten de insanlığın mikroplarıdır. Bok böcekleri bile tabiat için bunlardan daha vazgeçilmezdir.



Elindeki değnekle sürüleri hizada tutanlar için kayda değer tek bir basamak vardır: Nicelik. Orta Çağ'da cennet tapusu satan ağzı salyalı, sübyancı kilise papazları ve sağın solun toprağına göz diken ve bunu hutbelerinde dillendiren kokuşmuş beyinli günümüz cami züppeleri aynı kefededir. Kutsallığın olduğu yerde her türlü kıyım, her türlü akla ve vicdana sığmayacak çirkeflik bir zaruret kisvesi altında kakalanır ve yutturulur. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Eğitilmemiş beyin her yerde kendisini belli eder. Gerek alelade bir trafik kuyruğunda, gerekse sıradan bir muhabbette. İnsan nasıl yük kaldırdıkça kol kasları gelişirse, beyin de ancak işlevsel ve sorgulayıcı düşünme biçimleriyle tanıştıkça güçlenir. 
Zamane insanları, tabiatından o kadar uzaktır ki, kendisine kutsal diye kakalanan masalların kökenleri olan yıldızlara geceleyin baksa bile göremez. Gökteki Kova Burcu Yahya Peygamberdir; İsa her sabah doğar ve insanlığı kurtarır; onun on iki havarisi bir sene boyunca gökte ışıl ışıl parıldar.  Örnekleri bitirmek imkansızdır.

Tarihi anlamak günümüzü anlamaktır. İkinci milenyum insanlığı için artık hayat, milattan önceki insanlığın hayatıyla aynı değildir. Kleopatra'dan Napolyon dönemine kadar, ateşli silahların icadı gibi yalnız askeri alanı alakadar eden yenilikler oluşmuşsa da, eğer Napolyon'dan günümüze doğru bir bakarsak, icatların ve keşiflerin niceliği ve niteliği içinde boğulup gitmemiz olasıdır.




Korku olmadan itaat mümkün değildir. İtaat olmadan da gelişme aksar. Arapoğlu, talan ve yağma vakti gelince oturanları oturmayanlarla beraber aynı kefede göremediyse, milletler de bu ayrımı ister doğrudan isterse dolaylı olarak yapar. Günümüzde öğrencilere çok büyük bir baskı ve zorluk olarak gözüken eğitim sistemlerinin nihai amacı da oturan ve oturmayan arasındaki ayrımı saptayabilmektir.

Eğer dikkatinizi çekmişse, cinler sadece İslam'ın egemen olduğu coğrafyalarda kol gezer. Hiçbir İzlandalı'nın evi durduk yere yanmaz ya da mezarlarında davul oynamaz. Allah neden bu kadar güçsüz, cinlerini İsrailliler'e bir yollasa ya? Fakat hayali kahramanların gerçekliğe etkisi olabilir mi? Batman'in varlığı sebebiyle belki bazı hırsızlar gece dışarı çıkmaz fakat bu Batman'in varlığına delil değildir.

İnsan aklı ancak ve ancak öğrendikleriyle tartabilir. Bir insana, eğer secde etmezse öldükten sonra derisinin sonsuzluk boyunca yanacağı gibi palavraları kakalarsanız, o insan itaatin tek geçerli yol olduğu inancıyla etrafındaki her güç figürüne itaatini sunar. Bu yeri gelir bir siyasetçi, yeri de gelir bir öğretmen olur.


Bilgi, düşüncenin ilk koşuludur. Yunanları günümüz literatüründe bile hala övgüye değer kılan özellikleri de bu hakikatin çevresinden dolanabilmiş olmalarıdır. Sadece hayal güçleriyle evrimi ve sonsuz evreni tasavvur edebilmişlerdir. Fakat günümüzde, bilim sayesinde, bu teferruata gereksiz bir lüks gözüyle bakmakta haklıyız. Felsefe, çocukluk dönemindeki aşkın hayal gücü ve anlamlandırma tutkusuydu. Daha sonra, ne yazık ki, insanlığımız ergenliğe büyüdü ve içindeki dayanılmaz öfkeyi ve kini, olmayan bir metafizik algısına kurban etti. Fakat artık insanlık aklını başına topluyor, yetişti ve serpildi. Düşüncelerini ve hatta hayallerini tek geçerli bilgi kaynağı olan bilimin kendisinden alıyor. En sıradanımız bile artık biliyor ki, bir cami hocasına gidip iki kulhu bir elham okutmak yerine modern bilimle donanmış hastanelerde şifa aramak daha akıl kârı.




Tehlikelerin en büyüğü, insana kötü bir şeyi haklı olduğu için yapıyor algısı vermektir. Bunu dinlerden iyi beceren de yoktur. Arapın tanrısı, bedevilere daha ayak basmadıkları toprakları müjdelerken, insanların ailelerini katletmeyi ve kadınları cariye olarak alıp erkekleri köle yapmayı meşru kılıyordu. Şanlı Türk'ün kadınlarını oda cariyeliği yaparken de bir adım geri atmadılar. Günümüzde hala kendini ve inandığı üfürükten dini bilmeden insanlarımız, günahlarının sıfırlanacağı algısıyla Arapın putunun etrafında yedi kez dönüyor ve taşla taş taşlıyor. Sözde kutsal toprakları idare edenlerin her yedikleri bok ortadayken, insanlarımız onların ermişliklerinin aktığı topraklarda arınma ve hidayet umuyorlar. Din, gerçekten de kerizler için vardır.

Dinle büyüyen bir beyin kanserli bir organa benzer. Kanserli hücreler zamanla sağlıklı hücreleri de kansere meyilli ederse, bunun gibi, din temelli yetişmiş bir beyin de her olgu ve algıda kendi dini inancına bir kılıf veya bariyer bulmakta geri kalmaz. Günümüzde bu kanserli hücreler o denli bir zavallılıktadır ki, kölelik ve cariyelik hukuku geçen bir kitabı savunmak arzusundadırlar. Tanrı, yarattığını kulunu bir diğerine köle yapar mı? Sizin beyinleriniz bunun da mı farkına varamıyor?




Endülüs


Okumaya devam et →

Kitlelerin Ortak Paydası


Şu bir gerçek ki, şu bir gerçek ki diye başlayan her cümle arzusunu yanlışlar. Zira fikirler ve onların doğurduğu sonuçlar ancak ve ancak ortaya çıktığı toplumun ve ortaya çıktığı kafatasının koşul ve faktörleriyle sınırlıdır. Şu an, bize erişilmesi ya da daha doğru bir deyimle, iddia sahibiyle empati kurulması olanaksız gibi görülen ideoloji ve inanışlar, eğer o zaman ve mekanda yaşasaydık bize başka alternatifi mümkün olmayan yegane sonuçlar gibi hissettirecekti. Örneğin tek tanrılı düşünce sisteminin yeryüzünde egemen oluşuna neden olan vahiy konseptini ele alalım. Gezgin şair Ksenhophanes'in, İonya'dan yirmi beş yaşında ayrılınca ve Yunan Dünyası adı verilen toprakları dolaşınca getirdiği kanaat, insanlaştırılmış Yunan tanrılarının hakikati yansıtmadığı, tanrının ancak bir ve görünmez olduğu yönündeydi. Eğer ardılları olan kişiler gibi tanrıyla bu konuda konuştuğunu ve tanrının kendisine ortak koşanların bir güzel öldürülmesi gerektiğini ilettiğini söyleseydi, Yunan medeniyeti onu bir tımarhaneye tıkmakta geç kalmazdı. (Yunan medeniyetinin Sokrat'ı zehirlediği, Aristo'yu sürgün ettiği gibi vak'alar tezahür etmişse de bunları ayrı bir dalda değerlendirmek lazımdır.)
Şimdi, Platon derken, onun Devlet'inin, Atina, Sparta, Makedonya ve bunun gibi karşıt oluşumların sonu gelmeyen azılı mücadelelerinin bir dışa vurumu olduğunu anlamak gerekir. Tabiatın buyruklarına itaat etmeyen -en azından Yerküre tabiatının- hiçbir beşer veya olgu olamayacağı gibi, ona karşı hükmedici ilan edilen her ideal veya saptama da ancak bir deli saçması olabilir. Bu nedenle insanlık tanrısal olana aşıktır ve ancak ona köle olmakla kendisini yüceltir. Fakat tabiat dışında tanrısal hiçbir şey olmamıştır. Bir kelebeğin kanat çırpışını izlemek bir ibadet, bir kuşun cıvıldayışını özümsemek bir vahiydir. Aristoteles'in öncülüğünü yaptığı evreni aşkın bir güç tasavvurunun Katolik Kilisesi tarafından sahip çıkılışıyladır ki, şu an günümüzde bu ideoloji egemendir. Platon'un her şey insan aklını kapsar teoremi de bu ilahi sistemlerin ancak felsefeyle el sıkışmaya gönülsüzce de olsa yanaşan fırkalarınca dillendirilebilmiştir.



Çözümlerin tek sebepleri sorunlardır ve ancak ikisini idrak edebilen beyinler, kutsal atfı yapılan güdülerin alelade bir çözüm arayışı olduğunu bilirler. Dillendirecek olursak, İsrailoğulları, Roma'nın amansız yükselişine karşı öylesine çaresizlerdi ki, kaleyi içten fethetmek dışında hiçbir çare göremediler. Hristiyanlık mezhebi, Roma'da geri dönülmez bir kutsallık ve yanlılık kazanınca artık Senato'nun boyun eğmekten başka kaçarı yoktu. Nero bunun tehdidine önceden mazhar olmuş ve Büyük Yangın'la bu mezhebin kıyımı için güzel bir taban hazırlamışsa da, Roma, önce bu dinin bir kuklası olduğunu ilan etti ve daha sonra, artık devletin değil de dinin egemenliği fikriyle girdiği tembellik döneminde barbarlarca yerle bir edildi. Bunun gibi, teslimiyet dini olan İslam da, korkunç koşullar altında yaşayan ve işlerin savaşlar dışında çözülemediği Arap coğrafyasında, bir adamın politeizm'e karşı duyduğu kifayetsiz öfkenin ve sonunda Rumlar, Persler ve bilimum diğer ırklara karşı kendi özgürlüğünü ilan etmek idealiyle yanıp tutuşan halkın tek çıkar yoluydu. Tabii, sorun derken, sorun dediğimiz şeyin kimisine göre tek çözüm olduğunu da belirtmek gerekir.

Herkesin tanrısının kendisine olması da bu subjektifliğin yeryüzüne egemenliğindendir. Din savaşları tarihine bir bakın. Bir tanrı olsa, kendisine inananların birbirine habala hübele girişmesini mi ister? Hayır, böyle bir tanrı olamaz. Bu, olsa olsa insanların kendi amaçları için uydurduğu tanrılardır. Gerçekten de, Aristo'nun dediği gibi, insan siyasi bir hayvandır. Onun aynı anda hem kitlesel hem de siyasi olmayan bir güdülenmesi neredeyse hiç olmamıştır.

Tanrının dünyada böyle bir kaos yaratması, aslında Kuran'daki "aşağıların aşağısı" sıfatına yaraşır biçimde görülebilir. Fakat, düşünün ki, zaten böylesine bir dünyaya doğuyorsunuz, öldükten sonra da sonsuzluğa değin işkence görüyorsunuz. Bize hakikat diye yutturdukları şeyin saçmalığa bir bakın. Dinler, aptalların zekileri yönetebilmesinin tek yoludur. Tanrı varsa, insanlığın kanseri olan bu dinlerle zerre kadar alakası olamaz.

Kuran'daki cehennem betimlemeleri, yeryüzündeki en psikopat vahşinin bile aklına gelmeyecek rezilliktedir. İnsan buna neden mi reva görülür? "Ben sekiz meleğin tahtını taşıdığı tanrıyla konuştum ve bana itaat edin ve benimle şu ve şunlarla savaşın," diyen bir meczuba secde edilmediği için. İsrailliler, Tevrat'ın vahşiliğini ve ilkelliğini arkalarında bırakabildiler ve bu nedenle dünyanın modernizmine ayak uydurabildiler. Hristiyanlık zaten İncil'in masallarını geride bırakalı çok oldu. Fakat İslam, yedinci yüzyılda yaşamış bir bedevi kültünü kutsamakla öteki tarafta göğüsleri yeni tomurcuklanmış yaşıt kızlar elde edebileceğine hala inanıyor.

Endülüs
Okumaya devam et →

Taht ve Taç


İnsanlık yaratıcı konseptini uydurduğundan beridir ona özendi. Geçmişte ve hala günümüzde, kayda değer tek bir husus vardı ve var: "Egemenlik." Tanrılar veya tanrı nasıl her şeye hakimse, krallar da onların veya onun bir yansımasıdır. İnsanlık tarım toplumuna evrildiğinde, savaşarak toprak sınırları çizen karşıt güçler zamanla kalıcılaştı ve kemikleşti. Bunun beraberinde, inançların kitleselleştirdiği ve fonksiyonel araçlarla bezediği ırklar - ki günümüzde ırk diye bir ayrım neredeyse kalmamıştır- birbirine düşman kesildiler. Her şeyin başı düşmanlıktı. Düşmanlar tarafından tecavüze ve yağmaya uğramak istemeyen herkesin elinde ancak tek bir reçetesi vardı: Bir adamı veya grubu piramidin en tepesine oturtmak ve ancak itaatle mümkün olan refahın meyvelerini toplayarak düşmanlara karşı hayatta kalmak.

Homo sapiens'in akıllı sıfatına ulaşmasına neden olan ancak tek bir becerisi olagelmiştir: Tabiattan çıkarı doğrultusunda yararlanmak. Öyle ki, aletlerin yapımı ağaç dalı ve taşlarla başladı. İnsan uygarlığının doğuşu bununladır. Toprağın besin için tarlalaştırması da, haşin suların buğday öğütmek için ehlileştirilmesi de insanın belki akıl diye kutsadığımız şeyle bağdaştırılmasına örnektir.

Nasıl iyi bir savaşçı yaşarken onun atı da yaşarsa, kral yaşarsa halk da yaşardı. İtaat, halkın yararınaydı ve artık sabah uyandığında kendisini bir ayının midesinde bulmak gibi endişeleri olmayan insanlık, kültür bilinci ve aidiyet ruhuyla, kendisini ve ırkını koruyan tanrılar uydurma uğraşına girdi. Eskiden korunmak için savaşması gerekiyordu ancak şimdi onu onun adına koruyan bir otorite mevcuttu. Bu otoritenin varlığı onun da varlığı demekti.

Meşru olmak taraftar kazanmak ve gücünü sürdürmek için kilit noktadır. Nasıl Arapoğlu düşmanlarını cehennemlik ilan edip kullarına huri vaad etmişse, din uyduramayacak kadar haysiyetli veya en azından uydurduğu dine inanacak cahiller topluluğuna erişimi olmayan güç arzulayıcılarının elinde neredeyse dine eşit bir maneviyat, yani ırkçılık veya günümüzdeki liberal deyimiyle milliyetçilik vardı. Homo Sapiens, daldan dala atlarken sahip olduğu toprak koruma içgüdülerini asla beyninden silip atamadı.

İnsanlık imparatorluğunda evrensellik diye bir şey yoktur. İyilik, adalet, inanç ve bunun gibi tüm maddi ve manevi olgular anlayışa ve en önemlisi baskıya ve dayatmaya göre değişir ve şekillenir. O toprağın bir ürünü olan insanlar o toprağa borçlu hissederler ve o toprağın onlara verdiği dil, din, ırk vb. sıfatları savunur ve hatta bunun için öldürürler.

Tarihe güzelce bir bakın. Eğer, Vespesian'ın sağ kolu ve rahibi eski Yahudi Josephus Flavius, ilk Holy Bible'yi yani Güneş Kitabı'nı kaleme almış olmasa, bin yıl boyunca İtalya'daki bir kilise Avrupa'nın dizginlerini elinde tutabilir miydi? Bruno gibi hakikat aşıkları çıkınca da dillerini koparıp meydanda diri diri yaktılar. Gerçekten de Guardino'nun dediği şey hakiki doğrudur: İyileri tanrı, tanrıyı kötüler kullanır.

Fakat bahsetmek gerekir ki, biz ne kadar barış ve sulh yanlısı olursak olalım, insan özünde vahşi bir pirimattır. Elbette savaşacak ve öldürecek, ondan başka ne beklenir? Frontal lob'un ona bahşettiği metafizik algısıyla da elbette dinler uyduracaktı. Bu kaçınılmazdır.



Birisi cenneti arzuluyorsa bunun tek koşulu dünyada cehennemi yaşatmaktır. Başka ırk ve dinleri kendilerinin ancak kölesi olarak gören Yahudiler, eskiden beri gelen sermaye güçleriyle şu an Araplara cehennemi yaşatıyorlar. Hristiyanların hükmüyse Orta Çağ'daydı. Kendilerine paralel bir rakiplikte gördükleri tüm cemaat ve türevlerini din kisvesi altında bir suçla yaftaladılar ve yakabildiklerini yaktılar, kesebildiklerini kestiler. Sermayenin devletten elit kesime yavaşça geçişiyle beraber, hem zengin hem aydın olanlar dinlerin nasıl bir şey olduklarını ortaya koydular ve güçlerini ancak medeniyetten aldılar. Tabii onlar da su perisi değillerdi. Amaçları kılıç imparatorluğundan para imparatorluğuna geçmekti zira halkla kral arasındaki tüm dengeyi onlar sağlayabiliyordu. Din adamları krallardan vazgeçmedi, işte bu nedenle onların da aradan kaldırılması gerekti. Fransız İhtilali ve Bolşevik Kalkışması buna örnek verilebilir.

Aslında egemenlik bir semboldür. İnsanlar çağ atladıkça tabiattan alabildiklerinin niteliği ve niceliği dallanmış, bunun doğrultusunda yöneten ve yönetilen arasında daha hukuki ve adaletli bir sistem sağlanması gerekmiştir. Krallıkların hükümranlığı ilahi ve uhrevi bir tabandan yükseliyordu. Firavunlar tanrıydı, keza Roma İmparatoru da öyle. Şu an Kuzey Koreliler liderlerinin kıç deliği olmadığına dahi inanıyorlar. Kimin ağzına ne gireceğinin kararını veren efendiler her zaman ulviliğin varış yeriydi; zira ağza ve göte giren dışında insanlığı alakadar eden hiçbir şey yoktur.

İnsanlık derken ben onu iki dalda değerlendiriyorum. İlk grup -ki bunlar doğanın salt bir ürünleridir ve tek fonksiyonları kendi içgüdülerini tatmindir- evrimsel sürecin günümüzde alt basamağı olan Homo Sapiens Rursus-lar, yani geride kalan, geçmişin masalları ve güdüleriyle koşullananlar ve de Homo Sapiens Ante-ler, yani tabiatın insana buyur ettiği aşağı arzu ve ikilemleri aşmış, insanlık krallığına doğrudan etki etmiş veya etki etme potansiyelinde, temelin ve binanın, özün ve dışavurumun, başlangıcın ve devam edişin, içkinin ve aşkının ayırdında olanlar.
İşte, değindiğim bu ayrım, aslında soykırıma varabilecek kadar büyük bir nefret silsilesi oluşturan teoremlerin ve yapıların benzeri olarak görülebilir. Halbuki, ben buna dayanak noktası olan bir doğrultu göstermiyorum. Buna bir vahiy diyebilirsiniz, veyahut bir bayrak dikme.

Şimdi, kralların nihai zorunluluğu halkını doyurmaktı. Hiç kimse karnı tokken isyan etmez. Efendilik ve köle ilişkisi arasında, yeni toprakların keşfiyle, bu toprakları keşfeden ve kıtalar arası ticareti sağlayan tüccarlar o kadar güçlendiler ki, bir dönemden sonra krallar dahi onlara yan gözle bakamaz hale geldi. Artık halkın karnını doyuran el değişmişti. Sağ el, yani ilahi el, yani yüceliğin ve gökten fısıldayan örtülünün elinin yerine, artık sol el, yani önceden kralların ancak yardımıyla yapabildiği keşiflerden şimdi, krallara bile söz geçirten tüccarlar ve sermayedarlar topluluğu. Yahudiler bu topluluğun farkına çok kısa sürede vardılar ve onlarla sulh sağladılar. Onları desteklediler ve krallara karşı onlarla iş birliği yaptılar. Bu evilik o kadar iyi bir hamleydi ki, günümüzde Yakupoğulları'nın dünyaya ve onun üzerindekilere söz geçirmesine çok büyük destek sağladı.

Fakat Hristiyanlar için bu ancak bir kara haberdi. Kilise gerçekten de Güneş Kitabı'nın tanrı sözü olduğuna inanıyordu ve tanrının sözüyle hükmetmemek en büyük suçtu, tabi yerseniz.
Şöyle ki, Güneş Koç Çağı'na girdikten sonra, Kenan bölgesinde yaşayan ve kendilerine İsrailoğulları (Yakupoğulları) diyen ırk, bir kitap yazdı. Tarihlerinde yaşanmış Babilonya ve Mısır göçlerini, Akhenaten'in Aten'ini Koç Çağı'nı temsil eden İbrahim'i, Boğa Çağı'na düşman Musa'yı... Onların zaten keskin bir tarih anlayışları ve incelikli bir reformist yanları vardı. Bu görüşlerini elbette gökten aldılar. Bunları açıklayacağım astroteolojik yazılarım sırasıyla gelecek.

Okumaya devam et →

Hoşgörü Dini İslam



İslam'ın kelime anlamı teslimiyet, boyun eğme, ve diz çökmedir. Düşünmenin buhranına karşı aklı ve ruhu uyuşturma teşebbüsüdür. Özünde savaş ve talan bulunur. Her mümin birer katil adayıdır. Siyasi otoriteyi ele geçirmek için bir ekibin kurguladığı ve harekete geçirdiği bir kitap olan Kuran'ın en asli amacı da budur zaten. İlk yirmi yılda kervanlar soyulmuş, aşiretler katledilmiş; sonraki elli yılda, alemlerin rahmetiyle kutsanmış halife ve validemiz birbirine girmiş ve müminler birbirini kıtır kıtır doğramıştır. Daha sonraki iki yüz yıldaysa, iki hanedanlık, Emeviler ve Abbasiler otoriteyi ele geçirmek için birbirini onlarca yıl boyunca katletmiştir. İslam'ın ilk iki yüz elli yılına bakıldığında iç savaş ve çekişmeler, insana, müminler varken kafire ne gerek var dedirtir.

Sadece savaşlar tarihine bakmanız, insanın abartıldığı kadar kutsal bir varlık olmadığını ortaya koyar. Güç ve iktidar için uydurulan ve sahip çıkılan semavi dinler, insanlığa zulüm ve savaştan başka bir şey getirdiyse o da ancak ölüm fobisini yenmektir. Zira diğer tarafta huri düdüklemek adına mücahitlerin canını ve malını satın alan adil tanrımız olmasa, ölümün dehşet verici gazabına karşı bizi ne feraha erdirebilirdi?

İnsanlık tarihi on binlerce külte ve milyonlarca ayrı erk odağına ev sahipliği yapmıştır ve hiçbiri bir diğerinden zerre kadar haklı veya kutsal değildir. Eline kılıcı almış her güç olsa olsa şeytani olur ki eğer bir tanrı varsa şeytanı dinlerden sorumlu devlet bakanı olarak tayin etmiş olabilir. Biz modern çağ insanları yirminci yüzyılın yıkıcı savaşlarına maruz kalmadık fakat gerçekten de tarihten çok şey öğreniyoruz. İnternet denen mucizenin icadıyla artık bilgi her an bizimle. Doğruları öğrenmek için ağzı salyalı köy imamlarının cebine üç beş gayme sıkıştırma devri kapanalı çok oldu. Gerçekler ayan beyan ortada. Yahudiliğin gök cisimlerinin hareketleri üzerine masallaştırılmış bir millet refleksi olduğu, Hristiyanlığın Yahudilik'teki Mesih mitini sömürerek ve aynı zamanda güneşi ve onun hareketleri kendisine konsept edinen pagan-Yahudi karşımı bir devlet propagandası olduğu ve nihayet, İslam'ın bir yağmacının güç ve iktidar hırsının tecellisi olduğu gerçekleri buz gibi ortadadır. Dini kitapları okuyup da hala inanan kimse ya sırtındaki semer izinden epey memnundur ya da insanlığın yakasından silkip atamadığı ağır psikolojik sorunlarla karşı karşıyadır.

Şimdi, Kuran kendisine inanmayanlara neler diyor? Eğer her insanın usunda beliren söz konusu adil tanrı bu kitabı yazdırdıysa herhalde insanların kimini kimisine düşman etmek gibi bir saçmalıkta bulunmayacaktır. Fakat düşmanlık bir yana, Kuran'ı yazan kişi, kendi dediklerine boyun eğmeyen kişiler için şunları kaleme almıştır:






"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve resulünün yasakladığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın." Tevbe / 29

"Ey iman sahipleri! Küfre sapanların yakınınızda bulunanlarıyla savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. Şunu bilin ki Allah, sakınanlarla beraberdir." Tevbe / 123

"Onları (inkarcıları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kafirlerin cezası böyledir." Bakara / 191

"Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!" Tevbe / 73

"Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yargılayan, esirgeyendir." Tevbe / 5

"O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz." Nisa / 7

"Sizin de kendileri gibi inkar etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin." Nisa / 89

"Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar (daldırılırlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik." Nisa / 91

"Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır." Maide / 33



Görüldüğü gibi, Kureyşli Kasım, müşriklerin elindeki iktidarı ele geçirmek için yazdığı bu kitapta tanrısal vasfa aykırı pek çok ifadeye yer vermiş, aklın ve vicdanın kabul etmeyeceği şeyler yazmış ve yazdırmıştır. Mekke döneminde timsah gözyaşları dökerek "senin dinin sana, benim dinim sana," diyen Kasım (daha sonraki adıyla Muhammed), Medine'de kervan soyup kabileleri sömürerek ganimet ve mal sahibi olunca ehl-i kitabı ve Hristiyanları düşmanlıkla suçlamış, Mekke'yi işgal edene kadar katliam ve soygunlarına devam etmiştir. Onur ve şerefini Arap'ın putuna köle olmakla yerle bir edenler için artık hangi cümle yarar sağlar?

Okumaya devam et →

EN ZALİM OLANLAR 


eğer öğrenmesini bilirsek 
en iyi öğretmen acılardır

görüleceği görmesini bilenlere
en iyi kitap doğadır, evrendir, insandır

tanrının insana en büyük armağanı
akleden yani soran sorgulayan akıldır

bilene  en doğru, en iyi, en güzel rehber 
insanın yüreğinde ışıldayan vicdandır

biz ki istemezsek hiç bir cahil yani zalim
sürgit bizlerin canını yakıp acıtamaz

unutma ki bu hayatta en zalim, en hoyrat olanlar
her zaman en aciz, en güçsüz, en zelil olanlardır
*
Ekmel Ali OKUR

Okumaya devam et →

  HÜLYA






Naif!

çok naif bir yüz            

dokunsan 

sanki kırılacak gibi



ya o bir çift

ışıldayıp duran nergiz bakışlar

o nergiz bakışlar ipince savrulup duran
savrulup duran bir hüzün yağmuru

bakışlarından kalbime yağan



ah o konuşması yok mu? 

o konuşması tıpkı sürüp giden içli bir şarkı gibi

sürüp giden içli bir şarkı gibi

dilinden yüreğime ıpıl ıpıl yağan



 hele de yürüyüşü

 yürüyüşü dupduru bir gölde

 raks edip giden gün ışığı



ve susması

susması ıssız mavi bir gecedir

susması duru, dupduru sularda şavkıyan ay ışığı
*

ekmel ali okur






Okumaya devam et →

Düşlerinize Sahip Çıkın!


Bayram Taşcı’ya yazarlık kariyeri ve kitabı hakkında bir takım sorular sorduk. Kendisine bizi kırmayıp, sorularımızı cevaplandırdığı için kendisine teşekkür ederiz.
Okumaya devam et →

Genç Yazardan Nefesleri Kesecek Bir Roman: Kapan Ağzı





İlk kitabı KAPAN AĞZI Eylül'de raflarda yer alacak olan, üniversite öğrencisi Muhammed Şimşek büyük hedefleri olan bir yazar!' Söyle söylüyor hedefini: "Ben yazacağım kitapların çok beğenileceğine ve kendime olan inancımla bu meslekte zirve yapacağıma inanıyorum. Çok zor bir hedef olabilir. Fakat imkansız olmadığını ve kolay olmayacağını biliyorum."
Okumaya devam et →

Akıl Karıştırıcı Benzersiz İlüzyonlar


En güvendiğimiz şeyimizin, beynimizin kolayca manipüle edilebilmesinin kolaylığı karşısında şaşırmamak elde değil. Gerek duyusal gerekse işitsel anlamda nasıl olur da bu kadar basit bir şekilde beyinsel işlevlerimiz çöker, çarptırılır, son derece ilginç ve sıra dışı. Bu yazımızda da bu sıra dışılığa ufaktan el atıyor, beyninizin kendi elinizde olmadan nasıl sizi yönettiğine dair gizemi açığa koyuyoruz.
Okumaya devam et →

Hemen Kendinizi Tanımaya Ne Dersiniz? Etkili Bir Kişilik Testi!


Harika bir kişilik testine ne dersiniz? İşte 12 soruda kendinizi tanımanız için hemen başlamaya ne dersiniz?
Okumaya devam et →

İlham Niyetten Daha Önemlidir.!


Hayatındaki herhangi bir şeyi değiştirmek istediğinde bakacağın tek bir yer var: kendi için.
"İçine baktığında, bunu sevgiyle yap."
Okumaya devam et →

Neden Kolay Kandırılırız?

Beynimiz, iyi sunulan bir hikayede ufak ayrıntı olarak algıladığı bazı olguları göz ardı edip yalanlara kolaylıkla kapıları aralayabiliyor.
Okumaya devam et →

Kişisel Işığınızı Kaybetmeyin!


Uzun ve açıklayıcı bir yazı yazmaktaydım ki vazgeçtim. Anlaşılmıyor artık uzun yazılar. İnsanların sadece konsantrasyonu zayıf değil sabrı da az.
Okumaya devam et →

Ruhun Kası Psoas Nedir?


Fiziksel ve duygusal acıların kaynağı “ruhun kası” psoas’ta gizli...
Okumaya devam et →

Ceviz Deyip Geçmeyin!


Cevizin kalbe faydaları nelerdir, 5 Tane Ceviz Yiyin ve 4 Saat Bekleyin: Bakın Kalbinize Ne Yapıyor?
Okumaya devam et →

Tırnaklarınız Sağlığınızın Habercisidir!


Tırnaklarınızın sağlığınızla ilgili uyarı verdiğini biliyor muydunuz?
Okumaya devam et →

Afrikalı Kadınların Şarkısı


Bir Afrika kabilesinde, hamile kalan kadınlar arkadaşlarını toplayıp doğaya gider ve doğacak çocuğun şarkısını duyana dek meditasyon yapıp dua ederler.
Okumaya devam et →

Doğduğunuz Gün Hayatınızı Nasıl Etkiliyor?

Doğduğumuz günün hayatınıza çok önemli bir etki ettiğini biliyor muydunuz?
Okumaya devam et →

Limonlu Suyun İnanılmaz Faydaları


Limonlu suyun faydalarını biliyor musunuz? Hele de sabahları aç karna içince ne kadar çok yararı olduğunu?
Okumaya devam et →

Vermek İnsanı Yüceltir!

Evren bize, “Verdiğiniz kadar alın.” demez. “Verdiğiniz kadar alırsınız.” der.
Okumaya devam et →

Pes Etmeyi Kabullenemezsin!



Hiç binlerce insanın arasında olmanıza rağmen yalnızlık hissine kapıldığınız vakitler oldu mu? Peki ya kendi düşüncelerinizin arasında kaybolduğunuz vakitlerde sizlere doğru yolu göstermek için birileri ışık tuttu mu? İnsanlar, çoğu zaman neyin doğru yahut neyin yanlış olduğunu pekte önemsemiyor çünkü yaşamlarını beklentileri doğrultusunda şekillendiriyorlar. 
Beklentileri karşılanmadığı zamanlardaysa isyanları oynuyor ve sonuç itibariyle mutsuzluğu kabulleniyorlar.
Bilgi seviyeniz idrak seviyenizdir. Yaşamı idrak edebildiğiniz oranlarda analiz yapabilir,
varsayımlarda bulunabilir ve genelleme yapabilirsiniz. Tabiatı gereği farklı yaşam koşullarına sahip olmanın getirdiği bir takım sonuçlar vardır. Bizler çoğu zaman bu gerçekleri değiştiremeyiz ancak geri kalan hayatımızı nasıl yaşamak istediğimizi düşündüğümüz zamanda değişmesi zor olan kavramları değiştirebiliriz. Nasıl mı? Varsayalım ki hayatınızın boş olduğuna ve yaptığınız işin kendiniz için doğru iş olmadığına inanıyorsunuz. 
Öyleyse yaşadığınız hayattan keyif alamıyorsanız ya da aradığınız huzuru içinizde bulamıyorsanız mutlu olabileceğiniz kadarda aradığınız huzuru yakalayabileceğiniz bir hayat tasarlayın. Zor değil. Yeteri kadar düşünürseniz yaşamak istediğiniz hayatı hayal edebilir, doğru seçeneği bulabilirsiniz. Doğru seçenekler çoğunlukla zor kararlar aldırır.  Şayet alıştığınız hayat düzenine karşı olan kararlar almak zorunda bırakılıyorsanız kendinizi tedirgin olmaya zorlamayın. 
Biraz rahatlayın. Çünkü yenilikler ve değişimler insanı çoğu zaman tedirginleştirebilir. Bu sebeple sonuç ne olursa olsun umudunuzu asla yitirmeyin. İnanın ve umudunuzu korumaya devam edin. Umudunuzu yitirmeyin ki kötü durumlarda yeniden toparlanacak gücü içinizde bulabilesiniz. Çaba sarf ettiğiniz müddetçe her şeyin düzeleceğine emin olmalısınız. Dünya ağır sıklet boks şampiyonu Muhammed Ali: ‘her insanın inancı için, inandıkları şeyler için savaşmaya hakkı vardır’ diyor. Bu sözü örnek alın ve inandığınız kavramlar için savaşmaya devam edin. O zaman doğru zamanda ve doğru yerde yeni fırsatlar karşınıza çıkacaktır.  
Belki yaşadığınız hayatın bazı dönemlerinde psikolojik çöküntü durumuna düşebilirsiniz. 
Çöküntü bireylerin atlatabileceği bir evredir ve mantıklı hareket edilebilirse kalıcı hasarlar görülmeyecektir.

*
Abdulkadir TAMİR
kadirtamir@gmail.com

Okumaya devam et →

Azim Bilgi ve Kararlılık


İnsanın yaşamına şekil vermesi gerekir ve inandığı doğrular içinde azimli, bilgili ve kararlı olması gerekir.
Okumaya devam et →

Bakır Bardakta Su İçmenin İnanılmaz Yararları?


Su içmek yararlı, bakır bardakta su içmek çok daha yararlı! İşte bakır bardakta su içmenin faydaları…
Okumaya devam et →

Hangi Burç Nasıl Aşık Olur?


Her yiğidin yoğurt yiyişinin ayrı olması gibi her burcun da sevmesi, aşık olması ayrıdır.
Okumaya devam et →

İnsan İlişkilerinde Neden Başarısız Oluyoruz?


Kendini evinde ve merkezinde hissetmediğin insanlarla mecbur değilsen asla birlikte olma.
Okumaya devam et →

Aşklar Neden Hemen Bitiyor?


1. Çünkü sadakatin ne olduğunu çoğu insan unutmuş durumda ‘Tek gecelik ilişki ya da bir mesajlaşmadan ne çıkar ki’ mantığıyla hareket ediliyor.
Okumaya devam et →

Japonya Nasıl Büyük Devler Oldu?



Ben beş yaşında idim. Babaannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor…
Okumaya devam et →

Osho'dan Huzura Dair...


Sen huzurlu olduğunda, insanlar sana yaklaşır;
Huzursuz olduğunda uzaklaşır…
Okumaya devam et →

İnsanlarla Paylaşma Sanatı

Beldelerden birinde, her beldede bir örneğine rastlanan zengin ama cimri bir adam vardı.
Okumaya devam et →

Para Bereketinizi Nasıl Artırırsınız?


Bu yazıda bereketin size akmasını durduran şeyin ne olduğunu ve artan yüksek miktarlardaki parayı almaya nasıl açık olabileceğinizi öğrenebilirsiniz.
Okumaya devam et →

Kabak Ağacının Hikayesi

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Okumaya devam et →

Erkekler İçin Burçlardaki Aşk Uyumu


KOÇ KADINI:

Gururlu, kendine özen gösteren, canlı, tutkulu ve çekici KOÇ kadını sevginin kutsallığına çok değer verir, sahiplenici ve kıskançtır.
Okumaya devam et →