6 mı 9 mu?

Bilimin yardımıyla eski dünyanın ilkel düşüncelerinden sıyrılmanın huzurunu yaşamak mı, yoksa ruhu ve her şeyi bize hediye edene büyük bir ihanet mi?






İnsan, şüphesiz ki diğer türlerden daha gelişmiş (farklı demek yanlış olur, özellikle bazı maymun türleriyle genetik yapımızın %99 benzediğini bildiğimize bakarsak) bir canlıdır. Onu gelişmiş yapan şey, üstün yaratıcının ona kıyak geçmesi midir yoksa, evrimin; hayatta kalmanın en basit yolunun akıl olduğunu bilmesi midir?
     Bu soru insanı iki yöne iletir, ilki; 'gerçekten' var olan her şeyin, kimyasal birçok tepkimenin, tesadüfi yöntemler ile gelişmeyi doğurmasıdır, diğeriyse, aklı ve ruhu yaratan ulu yaratıcının insanı ve her şeyi, kusursuz yaratmasıdır. 
     Asıl soru şudur; insana bilgiyi veren temel şey nedir? Sezgi mi, akıl mı, gözlem ve deney mi? Sezgi bize aşkı, huzuru ve mutluluğu verir. Elbette bunların hepsi beyin denen organdaki nötron hücrelerinin elektriksel birkaç tepkimesidir. Ancak bunu şimdilik bir kenara koyalım ve sezginin hayatımızdaki yerine bir bakalım.

Sezginin doğadaki yeri

Sezgi, doğanın çok önemli bir parçasıdır. Bir geyik yavrusuna doğar doğmaz tetikte olması gerektiğini veren şey sezgidir. Aslanın doğar doğmaz nasıl avlanması gerektiğini ona ileten şey de sezgidir. Bu halde, sezgi vardır ve insanlardan daha az gelişmiş canlılar için gerçek bir bilgiyi edinme yoludur. (Sezgi için sık sık içgüdü sözcüğü de kullanılır).
     Peki doğadaki sezginin 'doğası' nedir? Biz biliyoruz ki, genlerimiz bize sezgiyi verir. Sezgi açıklanamayan bir şekilde bize gökten gelmez. İstisnasız her canlıda var olan X Kromozonları içerisinde yer alan DNA ve RNA genleri, her canlıya doğduğundan itibaren ne yapması gerektiğini 'hissettiren' sezgiyi verir. Yeni doğan insan bebeğinin bir meme araması insan doğasındaki sezgiye örnektir.
     Yani bu demek oluyor ki, hiçbir şey bize bilinmeyen bir yerden gelmez, kimseye gelmedi. Her şey, anne ve babamızdan bize aktarılan genlerimizde şifrelidir, bize hayatta kalmamızı söyleyen de bu genlerdir. Sonuç olarak, genler, organizmaya bilincin dışındaki görevlerin (nefes almak, kalbin kan pompalaması gibi) nasıl gerçekleşeceğini belirler. Aşk ve diğer sezgisel olgular da genlerimizde yer alır ve her ne kadar öyle olmadığını düşünsek de, genlerimiz tarafından belirlenir.

Aklın sırrı

Akıl, varlığı anlamanın önündeki en büyük engellerden biridir aslında. Sürekli olarak kendi kendini manüpile eder. Olmayan şeyleri var eder. Bir yaratıcı gibidir, sürekli yaratır. İçimizdeki kocaman boşluğu kapatmaya çalışır. Mantıksız hayaller üretir, bunu yanında durmadan da yeni şeyler geliştirir. Nasıl olur da, ikisi bir arada olur, işte aklın en büyük sırrı budur.
     İlk filozoflar, aklın kusursuz olduğuna ve düşüncenin gücüyle mutlak bilginin elde edilebileceğine dair fikirlere sahipti. Ve akıllarındaki tanrı fikri, onların bu hayallerinin en büyük dayanağıydı. "İnsan kusurludur, kusursuz olan Tanrı fikrinin onda belirmesi Tanrı'nın işidir" diyen filozof ile dinleri uyduran Musa, İsa veyahut Muhammed arasında bir fark yoktur. Hepsi kayda değer filozoflardır, ancak bilgiye erişim çok sınırlı olması nedeniyle, bu insanların hayalperest düşüncelere katılması mazur görünebilir. 
     Asıl komik olan ise, uçsuz bucaksız internet, kilolarca ağırlığındaki ansiklopediler ile bilgiye erişimin korkunç derecede kolaylaşması sonucunda bile, araştırmaya ve öğrenmeye tenezzül etmeyen insanların bu aklın anlamasının imkan dahi olmayan evrenin, 'yüce, mükemmel ve kusursuz' yaratıcısının bilmesi, tasvip etmesi hatta ona sıfatlar bile vermesidir.

Gözlem ve deneyin su götürmez doğruluğu

Doğayı gözlemleyen bir insan, Tanrı fikrine sahip olur, doğayı bilen insansa tam aksine. Buradaki kilit nokta, aklın boşlukları doldurmasına izin vermemek, ortada bir boşluk bırakmamaya çalışmaktır. Çünkü bilgi, bir nevi aklın yakıtıdır. Bilgisiz insan, yakıtsız bir şekilde rüyalarda kaybolurken, yakıt olan insan yolculuğuna durmadan devam edebilir.




Aklın ürünlerini hasat edemezsiniz, o ürünlerden çıkarı olan insanlar sizi hasat eder siz de, imtihan dersiniz. Olaylar böyle gelişir, figüranlar bellidir. Asıl soruysa, sizin bir oyuncu olup olmak istemediğinizdir. İster, 6 diyin, isterse 9, gerçeklik, elini elinizden bırakmayacak ve uçurumun kıyısındayken o eli tutup tutmamayı siz seçeceksiniz.